10 Aralık 2010 Cuma

Kadından Bozma

düzen bozanız!
sevip, yeniden kuranız.
Şeytanız!

ojeli tırnaklarımızla
dünyayı sallar, midesini bulandırırız.
seni senden alır,
diğerinin ruhuna katarız.
Uyanın artık!
biz şeytanız...

kırmızının gücünü birleştirip dudaklarımızda
boyarız tüm gözleri
sokaklardaki derin uykunuzda
siz peri kızlarıyla sevişirken
siz kırmızıya kendinizi bırakmışken
yeniden doğarız.

her yıkışınızda
daha dik kalkarız.

Uyanın artık...
görsenizde hep istediklerinizi
inanmasanızda bir ince bileğe..

Uyanın artık!
İçimizdekini susturamayız,
susturmayız!

kırmızıyız, şeytanız,

koca iri bir dudağız.



Simge A.

5 Aralık 2010 Pazar

Frankie and Johnny - 2

Bir an için ünlem ve soru işaretlerini yok sayıp kendimi deli rüzgara bıraktım. Savruluşum, kayalara vuruşum… gözümü boyadım, nefes alırmış gibi yaşadım. Ve hayatımın hatasını yapmıştım. Kocaman bir kara deliğe sürüklendim durdum. Dönüyordum, durmadan dönüyordum. Hızlanıyordum, yavaşlıyordum. Çapıp duruyordum duvarlara. Vücuduma iğneler batıyor, darbeler iniyor, ruhum çekiliyordu.

Küçüldüm. Cinsiyetsizleştim. Kişiliksizleştim.

Kurulmadan hareket edemeyen
oyuncaklardan hiçbir farkım kalmamıştı. Olayların akışına o kadar bırakmıştım ki kendimi, dünyada olup bitenlerden bir haberdim. Çok değil birkaç ay önce kurduğum hayallerden çok uzak, kendini seven küçük kızdan çok uzaktaydım.

Ve bir dürtülmeyle uyandım. Sıcaktı, güzel kokuyordu. Bir kurtuluş olduğuna inandım, sarıldım. Her zaman yaptığım gibi kapadım gözlerimi gerçeklere. Bilmiyormuş, duymuyormuş gibi devam ettim. Evet, kaçtım. Ben hep kaçardım, güzel bir yoldu problemlerden uzaklaşmak için. Üstünü örtmek için. Gözlerimi açmamak için çok uğraştım, parmaklarım avuçlarımda o kadar sıkmıştım ki ellerimi tırnak izleri yerleşmişti. Ama o günün geldiğini hissedebiliyordum, kaçıyordum ama hissediyordum.

Geldi.
Çok acımadı. Ama acıdı.
Geçti mi?
İyi ki zaman vardı.

28 Kasım 2010 Pazar

Frankie and Johnny - 1

Çocukluğumdan beri kendi kendime konuşmaya, tartışmaya bayılırdım. Etrafımda yaşanan en küçük bir olayı bile oturur bütün gece kendimle beraber konuşurdum. Olup bitenlerin hayatımı nasıl etkilediğini, başkalarının hatalarını, başkalarından duyduklarımı… hepsini bir tasa koyar kafaya dikerdim, sonrasında da kendimle tartışır bir sonuca varmaya çalışırdım. Eğer kötü bir sonuç çıkarsa ortaya bunu iyice irdeler büyüdüğümde karşıma çıkmaması için neler yapmam gerekir onu düşünürdüm… küçük tombik kızın küçük tombik düşünceleri..

yıllar boyu kendimle yaptığım bütün konuşmalar hayatımın korunma mekanizması oldu. Her türlü yenilgiyle nasıl başa çıkmam gerektiğini, karşındaki seni üzmek istediğinde ona bunu nasıl sezdirmeyeceğini, dokunsalar ağlayacağın anlarda ne yapıpta hiçbir şey olmamış gibi davranabileceğini, her şeye rağmen nasıl ayakta durabileceğini…

Hep annemi izledim mesela.. o hep güçlüydü. Hep gülerdi, hep iyiydi. Herkes onu severdi..

sonra… yıllar geçti. Vücudum gelişmeye başladı. Boyum uzadı. Saçlarım uzadı, kestim.. sonra bir daha uzadı… içimdeki ben dışımdakine oranla daha hızlı büyümeye başladı. Durduramadım, büyüdü. Ve ben bunu fark ettiğimde her şey için çok geçti.

Kendimi olduğumdan yüksekte gördüm hep.
Hep “büyüklerin gözü”nden bakmaya çalıştım olaylara. En büyük hatam bu oldu galiba.

En güzel gülücüklerim hep bir karşılık buldu. En saçma sözlerim en tatlılarıyla anlamlandı. Çocuktum, büyüktüm, sarıydım, tombiktim, yalnızdım, herkesle arkadaştım. Düşmek benim için yalnızca okulda beyaz çoraplarımı yırtmaktan ibaretti.

Ve bir gün düştüm. İncecik ama çok lezzetli bir ipin üzerindeyken…

24 Eylül 2010 Cuma

hep aynı boku yemek gibisi var mı ya da hep aynı yola sapmak... her seferinde aynı hatayı yapmak. hissetmek, dokunmak ve kaybetmek... ilk dokunuştaki titreyişi yıllar sonrasında bile aynı frekansta hissetmek.
Her kaybedişte bir daha indiriyorum o kocaman kutuyu en üst raftan. karıştırdıkça parçalanışlarımı hatırlıyorum, bitişleri, nefesleri, koşuşları ve çok daha fazlasını. ve her seferinde bir daha eski yerine koymamak üzere sözler veriyorum kendime sonra bir bakıyorum yeniden uyur olmuşum anılarla, yeniden sarılmışım eski hayallere.kabuslardan kaçışları yine eskilerde bulur olmuşum. yanlış tamamen yanlış. sırf saçma sapan karabasanların baskısında konuşamayışım yüzünden bu yaşananlar. yalan, tamamen yalan tüm söylediklerim, tüm sevdiklerim, özlediklerim... hepsi yalan.bizler kocaman baloncuklar, anılarsa ellerinde iğnelerle bekleyen muzur çocuklar.Ne de tatlıydı o anılar.
AH! ve bir anı daha silindi, bir anı daha girdi durmak bilmeyen akışın içine. sürekli dönen bu döngü.

10 Ağustos 2010 Salı

geri dönüşüm-1

ne kadar da alışıyoruz hayatlarımıza... annemin eve geldiğimde aynı şeyleri söylemesine, babamın hep aynı koltuğa aynı şekilde uzanmasına, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir ortamdaki o tahammülü zor muhabbetlere.. gereksiz kelime harcayan insanlara, gerektiği yerde konuşamayan insanlara... her gün aynı duvarlara bakmaya, her gün aynı renkle uyanmaya.. İnsanoğlunun yapısında var; alışıyoruz. Gözlerimizi dolduran mutlulukların tadının kaçışına alışıyoruz, yüreğimizi kanatan hislerin bizimle bütünleşmesine alışıyoruz.
elimizi attığımız herşeyin pembeliğinin uçup gideceğini bile bile nasıl olurda bu kadar bağlanıyor insan? nasıl oluyorda herseferinde ilk kezmiş hissini yaşayabiliyor.. ya da şöyle sormalı; bu kadar monotonluğa alışmış, monotonluğuma bağlanmış ve ona ihtiyaç duyarken nasıl oluyorda eski hislerime bu kadar uzağım... hayallerime neden bu kadar uzağım? içimde yaşayan o deli cesareti nerede? o ruhumu süsleyen durmak bilmeyen küçük veletler nereye kayboldu...
aaa durun durun.. hala yüzümde o harika gülüşüm var, henüz onu kaybetmiş değilim. durum o kadar da kötü değil canıııımm... sadece, nedir doğru anlatımı tam emin olamıyorum ama sanki ruhumu boğuyorlar. kendim olmamam için ellerinden geleni yapıyorlar ve işin boktan kısmıda amaçlarına ulaşmaları..
eski monotonumu özlüyorum, hemde çok. o kadar sevmişimki o halimi, o mutluluğumu, umursamazlığımı...
umursamazlığım... bu duygumu geri istiyorum.

11 Mayıs 2010 Salı

sessizlik!

Sürekli boğazımda bir yumruk hissediyorum. Harika bir patlama hissi karnımdan yukarı doğru fırlıyor boğazımdaki yumruğa takılıp yeniden aynı noktaya geri dönüyor. Hiçbir şey değişmiyor, herkes aynı. İster hayatına dünyanın en anlayışlı insanını al yada en merhametlisini yada her neyse artık hepsi aynı. Hepimiz aynıyız. Aşamadığımız, korktuğumuz şeyler söz konusu olunca neler çıkıyor/çıkamıyor ağzımızdan.
Herkesin ağzı var, herkeste bir fikir. En iyileri, en mantıklıları, en doğruları.. Kafama dikilmeye çalışan onlarca şeyle insanlar daha da yük yaratıyor yüreğimde farkında değiller. Biraz uzak kalabilseler, biraz beni kendimle bırakabilseler. Hepsi ama bir kaçından bahsetmiyorum. Böyle gitti mi hepsi gitmeli hem ben anlamalıyım hem onlar.
Mesela ilk gün yataktan hiç çıkmamalıyım. Sonraki günse sabahtan akşama bahçede oturmalıyım. Sadece bu ama, başka hiçbir eyleme kurban gitmemeli zihnim. Tamamen boşlukta olmalı. Adım adım gitmeli, zorlanmadan. Ruhuma sürtmeden. Günlerce süren baş ağrılarım durmalı, aylardır gördüğüm kabuslar bitmeli, içimde hoplayan o pis düşünceler beni terk etmeli. Yenilenmeliyim. Yeniden yaratmalıyım içimdeki eski ve gerçek beni. Nasıl, ne zaman bilmiyorum ancak bir gün gerçekleşecek bu. O zamana kadar kalbini kırdığım, kıracağım, hayatımdan çıkartmak zorunda kalacağım tüm insanlardan beni affetmelerini istiyorum. Hayat gerçekten güzel… bırakalım da hepimiz kendi kendime yaratalım kaderlerimizi.

2 Mayıs 2010 Pazar

iç-dış

Bir keresinde ablamın beni evde tek başıma bıraktıktan sonra morarana kadar ağladığımı hatırlıyorum. Sonra annem beni hamburgerciye götürmedi diye ağladığımı hatırlıyorum. annem beni anaokulundan almaya geldiğinde eve gitmemek için ağladığımı hatırlıyorum. ablamın yaptığı bir şey yüzünden henüz 6 yaşında olmama rağmen alttan almam gerektiğini söyleyen babama inat olsun diye ağladığımı hatırlıyorum. çocukluk arkadaşımın beni ilkokul 2. sınıfta çıldırtmasından dolayı ağladığımı hatırlıyorum. Yeni taşındığımız yerde arkadaşım yok diye ağladığımı hatırlıyorum. Sonra patenlerim yok diye ağladığımı hatırlıyorum. Orta okulda ağlama numaraları yaptığımı hatırlıyorum. Yavaş yavaş ağlayamadığımı hatırlıyorum. Ve liseye geldiğimde duygularımın donuklaştığını hatırlıyorum. En yakınımdakinin bu dünyadan uzaklaşmasına karşılık gözlerimden akamayan yaşları hatırlıyorum. Ergenlik tartışmalarını hiç yaşayamayıp her seferinde içime atmaktan bunalıp ağlamak için köşeme çekildiğimde gözümden akamayan lanet yaşları hatırlıyorum. 5 yıl boyunca hiç ağlamayıp sert tavırlarla ne yaptığımı bilmeden dolaştığımı hatırlıyorum. Kendime ne kadar zarar verdiğimi henüz anlıyorum. Sonrasında hayatımda hiç yaşamadığım kadar gereksiz şeyler yaşayıp hayatımda bile olmayan biri tarafından cezalandırılıyorum .5 yılın acısını 15 günde çıkartıyorum. Yaşadığım gökkuşağının kıvrımlarında oynarken yere çakılıyorum. Tırmanmak için çırpınıyorum ama herkes benim durduğum yere ait olduğumu düşünüyor. Ve ağladığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra yeniden ağlayabildiğimi hatırlayıp seviniyorum ki bu seferde durduramıyorum hiçbir şeyi. Kafamdaki çığlıkları susturamıyorum, benimle sürekli konuşan sesi susturamıyorum. Etrafa gülerken içimde kopan fırtınaları anlatamıyorum. Yolumdan sapmış gibi gözükmemek için yine esiri oluyorum bedenimin. Saklıyorum yine duygularımı. Ama ağlayabiliyorum, bu da bir ilerleme.. kim inanırdı küçücük bir taşın bu kadar yara açacağını vücudumda, ruhumda…