ne kadar da alışıyoruz hayatlarımıza... annemin eve geldiğimde aynı şeyleri söylemesine, babamın hep aynı koltuğa aynı şekilde uzanmasına, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir ortamdaki o tahammülü zor muhabbetlere.. gereksiz kelime harcayan insanlara, gerektiği yerde konuşamayan insanlara... her gün aynı duvarlara bakmaya, her gün aynı renkle uyanmaya.. İnsanoğlunun yapısında var; alışıyoruz. Gözlerimizi dolduran mutlulukların tadının kaçışına alışıyoruz, yüreğimizi kanatan hislerin bizimle bütünleşmesine alışıyoruz.
elimizi attığımız herşeyin pembeliğinin uçup gideceğini bile bile nasıl olurda bu kadar bağlanıyor insan? nasıl oluyorda herseferinde ilk kezmiş hissini yaşayabiliyor.. ya da şöyle sormalı; bu kadar monotonluğa alışmış, monotonluğuma bağlanmış ve ona ihtiyaç duyarken nasıl oluyorda eski hislerime bu kadar uzağım... hayallerime neden bu kadar uzağım? içimde yaşayan o deli cesareti nerede? o ruhumu süsleyen durmak bilmeyen küçük veletler nereye kayboldu...
aaa durun durun.. hala yüzümde o harika gülüşüm var, henüz onu kaybetmiş değilim. durum o kadar da kötü değil canıııımm... sadece, nedir doğru anlatımı tam emin olamıyorum ama sanki ruhumu boğuyorlar. kendim olmamam için ellerinden geleni yapıyorlar ve işin boktan kısmıda amaçlarına ulaşmaları..
eski monotonumu özlüyorum, hemde çok. o kadar sevmişimki o halimi, o mutluluğumu, umursamazlığımı...
umursamazlığım... bu duygumu geri istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder